Hunlar Roma İmparatoru Theodosios I'in ölüm yılı olan 395'te yeniden harekete geçtiler. Bu hareket iki cepheli idi: Hunlardan bir kısım Balkanlar'dan Trakya'ya ilerlerken, daha büyük sayıda diğer bir kısım Kafkaslar üzerinden Anadolu'ya yöneltilmişti. Hun devletinin Don nehri havalisindeki "doğu kanadı" tarafından tertiplenen Anadolu akını, Basık ve Kursık adlı iki başbuğun idaresinde idi. Romalıları olduğu kadar Sasanî imparatorluğunu da telaşa düşüren bu akında Hun süvarileri Erzurum bölgesinden itibaren Karasu, Fırat vadilerini takiben Melitene (Malatya)'ye ve Kilikia (Çukurova)'ya ilerlemişler, bölgenin en tahkimli kaleleri olan Edessa (Urfa) ve An-takya'yı bir müddet kuçattıktan sonra, Suriye'ye inerek Tyros (Sür)'u baskı altına almıçlar, oradan Kudüs'e yönelmişlerdi. Çok sür'atli cereyan eden bu harekattan korkuya kapıldıkları için Hunlara dair acaip hikayeler uyduran kilise adamlarının dehşet dolu gözleri önünde, akıncılar sonbahara doğru, kuzeye çark ederek Orta Anadolu'ya, Kappadokia Galatia (Kayseri-Ankara ve havalisi)'ya ulaştılar ve oradan Azerbaycan-Bakü yolu ile kuzeye, merkezlerine döndüler (395-396). Bu, Türkler'in Anadolu'da, tarihîkayıtlarla sabit ilk görünüşleri olmalıdır. 398'de daha küçük çapta tekrarlanan bu akınlar karşısında Doğu Roma'nın genç imparatoru Arkadius hiçbir ciddî tedbir alamamıştı.
Batıda Hun baskısı, 400 yılına
doğru, başbuğ Uldız kumandasında iyice
hissedildi. Balamır'ın oğlu veya torunu olduğu sanılan Uldız, Attila'nın son
yıllarına kadar takip edilecek Hun dış siyasetinin esaslarını tesbit etmişti ki, buna göre, Doğu Roma, yani Bizans daima baskı altında
tutulacak, Batı Roma ile iyi münasebetler devam ettirilecekti. Çünkü Bizans'ın
Hun nüfü-zuna alınması ilk hedefi teşkil ediyor, buna karçılık, Batı Roma
topraklarına tecavüz ederek huzursuzluk çıkaran "barbar" kavimler aynı zamanda
Hunların da düşmanları olduklan için, Batı Roma ile müşterek hareket
gerekiyordu. Nitekim Uldız'ın Tuna'da görünmesi ile Kavimler Göçü'nün 2. büyük
dalgası başlamış, Asding Vandalları, Hunlardan kaçan Vizigotlar îtalya'da
görünmüşlerdi. Alarikh'in idaresindeki bu Got tehlikesi Romalı kumandan Stilikho
tarafından güçlükle önlendi (Nisan 402). Fakat daha korkunç bir barbar belirdi
ki, bu da, Hun korkusu ile yerlerini terk etmiş olan Vandal'ları, Sueb'leri,
Kuad'ları, Burgond'ları, Sakson'ları, Alaman'ları vb. kendi demir yumruğu
altında birleştirmiş olarak Roma üzerine atılan Radagais idi. îtalya'da müthiş
tahribat yapıyor, Roma'yı yeryüzünden kaldıracağmı ilan ediyordu. Stilikho'nun
bile Pavia savaçında durdurmağa muvaffak olamadığı bu barbar şef, ancak Türkler
karşısında mahküm oldu. Büyük Feasu-lae (= Fiesole, Floransa'nın güneyinde)
muharebesinde bizzat Uldız'ın kumanda ettiği, Romalı kuvvetlerle takviyeli Hun
ordusu tarafından mağlüp edilen Radagais yakalandı ve idam edildi (Ağustos 406).
Bu zaferi ile Uldız Roma'yı kurtarmış oldu.O aynı zamanda Hun kudretinden
bir kere daha ürken Vandal, Alan, Sueb, Sarmat, Kelt vb. kütlelerini Ren nehri
ötesine, Galya'ya gitmeğe zorlamakla, Hunların batıya yönelik yolları üzerindeki
engelleri kaldırmış, buralarda Hun kuvvetlerinin serbest hareketlerine imkan
hazırlamıştı.
Sınırları Asya'da Aral gölünün doğusuna kadar uzandığı anlaşılan Hun imparatorluğunun "batı kanadı" kralı
(= elig, bk. aş. Kültür: Hükümdar) olduğu tahmin edilen Uldız 404-405 yıllarında
ve bilhassa 409 yılında Tuna'yı geçerek, nehrin güneyinde bazı köprü başlarını
tutmak suretiyle Bizans'a Hun tehdidinin eksilmediğini göstermiş ve Grek
kaynaklarına göre (Sozomenos, Codex Theodosianos vb.), kendisi ile barış
müzakeresi için gönderilen Trakya umumî valisi (magister militum)'ne "Güneş'in
battıgı yere kadar her yeri zaptedebilirim" diyerek meydan okumuştu. Uldız'ın
ölümü (410 sıraları)'nden sonra Hun imparatorluğunun başında Karaton
bulunuyordu. Bunun hakkında bildiğimiz sadece 412 yılında Bizans elçisi
Olympiodoros'un onun yanına gitmiş olduğudur138. Karaton daha çok doğu işleri
ile uğraşmış görünmektedir. 422'ye kadar Hunlar hakkında bilgi verilmediğinden o kanattaki meşguliyetin on sene kadar sürdüğü tahmin edilmektedir.
422 yılı Avrupa Hunları tarihinde yeni bir devrin başlangıcı gibidir. Bu sene-de
Hun hükümdar ailesine mensup dört kardeşten (Rua, Muncuk, Aybars, Oktar)
biri olan Rııa, imparatorluk makamını işgal ediyor, Muncuk (Attila'nın
babası) erken öldüğü için, diğer iki kardeş "kanat elig'leri" durumunda
bulunuyorlardı. Siyasette Uldız'ın izinde yürüyen Rua, Bizans'ın, Hun ordusunu
isyana teşvik etmek ve tabi kavimleri Hun'lardan ayırmak maksadı ile Hun
topraklarında faaliyete geçirdiği casusluk şebekesini ve propagandacıları ileri
sürerek tertiplediği Balkan seferinde (422), mukavemet göstermeyen Bizans'ı
yıllık vergiye bağladı: 350 libre altın (25,200 solidus) İmparator Theodosios
II. (408-450)'nin, 423'te henüz 4 yaşında iken Batı Roma imparatoru ilan edilen
Valentinianus III. karçısında Roma'ya sa-hip olmak iddiası ile îtalya'ya ordu ve
donanma sevk etmesi Batı Roma'yı Hunlara daha çok yaklaştırdı. Roma Senatosu'nun
da küçük imparatorun yerine 1. "Notarius" (devlet baş müsteşarı) Johannes'i
seçmesi üzerine o sırada 35 yaşında bulunan ünlü asilzade F. Aetius (Aesius),
yardım sağlamak için Rua'nın yanına geldi. Hun imparatoru 60 bin süvari başında
îtalya'ya yöneldi. Savaşa girmeden kuvvetlerini çeken Bizans'tan ağırca bir harp
tazminatı alındı. İleride Attila ile hesaplaşacak olan Aetius gençlik çağının
Roma tahtı içlerine karışmaktan doğan buhranlı anlannı Hun yardımı ile atlatmış,
"magister militum" iken "konsül"lüğe yükseldiği 432 yılında Afrika'da Vandal
kralı Geiserikh ile mücadele eden rakibi Bonifacius karşısında, canını Rua'ya
sığınmak suretiyle kurtarmış, imparator Valentinianus'un annesi Placidia da Hun
kuvvetlerinin îtalya'ya yönelmesi üzerine Aetius ile uzlaşmağa mecbur
olmuştu.
Bütün bunlar
Rua'nın kuvvetli şahsiyeti ile Hun devletinin her iki Roma'nın iç ve dış
siyasetlerine yön verdiğini göstermekte idi. Artık Hunlara tabi "barbar"
kavimlerin Roma'ya güvenerek herhangi bir harekete kalkışmaları bahis konusu
değildi. Ancak, Bizans tarihçisi Priskos'un ifadesi ile "Rua'dan barışı yılda
350 libre altınla satın almış olan Theodosios II" yine de, Hun idaresinde yaşayan yabancıları gizlice
kışkırtmaktan geri kalmıyordu. Bu sebeple Rua o zamana kadar mutad olan,
Bizanslıların Hun imparatorluğundaki yabancılardan ücretli asker toplama
faaliyetlerini ve Bizanslı tacirlerin Hun topraklarında ticaret yapmalarını
yasak etti. Ülkesi dahilinde hiçbir Grek serbest dolaçamayacak ve ticaret
belirli sınır kasabalarında yapılacaktı. Bu arada Rua, bir müddet önce Bizans'a
sığınmış olan Hun ileri gelenlerinden Mama ile Atakam'ın oğullarının ve diğer Hun kaçaklarının
iadesini istedi. Theodosios II. süratle andlaşma yolu bulmak ümidi ile elçilik
hey'etini Hun başkentine göndermeğe karar verdi. Fakat o sırada Rua öldü (434
bahan). Bizans kudretli bir düşmandan kurtulduğu için seviniyor, piskopos
Proculos, vaazlarında Tanrı'nın, dindar împarator Theodosios'un dualarını kabul
ederek Bizans üzerinden bir tehlikeyi kaldırdığını söylüyordu Fakat Hun
sınırlarına gelen Bizans elçilik hey'eti Rua'yı da gölgede bırakan bir başbuğ
ile karşılaştı: Attila (Etil).
Hunların başına geçtiği zaman 39-40 yaşlarında
olan Attila, babası Muncuk erken öldüğü için, amcası Rua'nın yanında yetişmiş,
onunla birlikte seferlere katılmış, çeşitli kavimleri yakından tanımak imkanını
bulmuş, devlet idaresini ve Hun iç ve dış siyasetinin esaslarını öğrenmişti.
Memleketi büyük kardeşi Bleda (sonraları Macarlar tarafından Buda diye
amlmıştır) ile birlikte devralmıçlardı. Fakat kaynaklarda açıklandığına göre,
eğlenceden hoşlanan, enerjisi kıt Buda, ikinci planda kalarak, devleti ciddî bir
hükümdar vasfını taşıyan kardeşine bırakmıçtı. Ordu ve dış ilişkilerin
düzenlenmesi Attila'nın elinde idi. Amcaları Aybars (doğu kanadı elig'i)
ve Oktar (batı ka-nadı elig'i), Rua zamanındaki yerlerini muhafaza
ediyorlardı. Aralarında iddia edildiği gibi bir rekabet bahis konusu olmadıktan
başka, Bleda da "ikti-dar hırsı ile yanan" Attila tarafından ortadan kaldırılmış
değildi. Attila'nın yardımcısı sıfatı ile 11 yıl Hun imparatorluğunun idaresine
katılan Bleda 445'te eceli ile ölmüştür.
434 yılı baharında Hun sınırlarına
gelen Bizans elçilerini Attila, Tuna ile Morava nehrinin birleştiği yerdeki
Bizans Margos (bugünkü Dubravica) kalesinin tam karşısında- Tuna'nın kuzey
kıyısında- bulunan Konstantia surları önünde, at üzerinde karşıladı ve
dinlenmelerine dahi izin vermediği elçilerin biri konsül-general, diğeri seçkin
bir diplomat olan temsilcilerine, ta-leplerini, barış şartlan olarak yazdırdı.
Konstantia Barışı (veya Margos Barışı) diye anılan bu andlaşmanın başlıca
maddelerine göre, Bizans bundan böyle Hunlara bağlı kavimlerle müzakerelere,
ittifaklara girişmeyecek, Hunlardan kaçanlara esir alınmış Bizans teb'ası dahil
sığınma hakkı tanımayacak, Bizans elinde bulunanlar iade edilecek (Grek asılh
olanlar için fidye verilebilecek), ticarî münasebetler yine belirli sınır
kasabalarında devam edecek ve Bizans'ın ödemeyi taahhüt ettiği yıllık vergi iki
katına (700 libre altın veya 50, 400 solidus) çıkanlacaktı.
Theodosios II'nin
aynen kabul ettiği bu anlaşmanın hükümleri icabı olarak, Hunlara iade edilen
kaçakları Attila, daha Bizans ülkesi içinde, Trakya'da Karsus (Bulgaristan'da
Hirsovo) kalesinde astırdı. Bu durum Hunlar arasında olduğu kadar Bizans'ta,
Roma'da ve diğer kavimler arasın-da Attila adının dehşet saçan bir otoritenin
timsali haline gelmesine yardım etti. Bundan sonra Attila, imparatorluğun doğu
bölgelerinde, at üzerinde, aylarca süren bir teftiş gezisi yaparak, îtil (Volga)
kıyılarındaki Şaragur (Ak-Ogur)'ların ayaklanma teçebbüsünü bastırdı (435). Batı
kanadının ağırlık merkezi Tuna etrafında, doğu kanadının ağırlık merkezi
Dinyeper havalisinde olduğu tahmin edilen bu tarihlerde Hun imparatorluğunda,
kaynaklardan (Priskos, Jordanes, P. Diaconus, J. Honorius vb.) takip
edilebildiği kadar, başlıca şu topluluklar yer almışlardı:
a. Germenler
(doğudan batıya): Doğu Got, Gepid, Turciling, Sueb, Markoman, Kuad, Herul, Rugi,
Skir.
b. îslavlar (Orta ve Batı Rusya'da): Veneda, Ant, Sklaven.
c.
îranlılar (Kafkaslar'dan Tuna'ya kadar, dağınık halde): Alan, Sarmat, Baştarna,
Neur, Roxolan.
d. Fin-Ugorlar (Ural'dan Baltık'a kadar): Çeremis, Mordvin,
Merya, Veşi, Çud, Est, Vidivari.
e. Türkler: împaratorluğun her tarafına
yayılmış olarak Hunlar, Karadeniz kuzeyi düzlüklerinde Volga'ya kadar Beş-ogur,
Altı-ogur, On-ogur, Şaragur, Azak'ın batısında Akatir . Volga'nın doğusunda
Sabar ve başka Türk kütlelerdi.
Sayıları 45'e varan ve çeçitli dil ve soydan
olan bu kavimler yalnız siyasî yönden bir birlik teçkil etmekte, yabancı kavim
veya zümreler ancak reisleri, şefleri ve kralları vasıtası ile devlete bağlı
bulunmakta idiler. Hun imparatorluğu dahilinde sükünet vardı. 442 yılında, Hun
devlet meclisi başkanı ve başbakan olan Onegesios ile Attila'nın büyük
oğlıı îlek idaresindeki Hun orduları tarafından bastırılan Akatir isyanı dışında
bu sükünet bozulmamıçtı. Halbuki Roma imparatorlu-ğunda, Kavimler Göçü
dolayısiyle hareket halinde olan kavimlerin geçiş yolları üzerinde geniş ölçüde
tahribat yapmaları, yerli halkın mahsülatını zorla ellerinden almaları vb.
yüzünden patlak veren ve genişleyen köylü (Bagaudlar) isyanlan nizam ve asayişi
iyice sarsmış, buna karşı Roma, Aetius vasıtası ile bir kere daha Hunlara
müracaat zorunda kalmıştı. îki yıl kadar süren müdahale sonunda, Attila'nın
gönderdiği Hun müfrezelerinin yardımı ile isyancı elebaşılar Aetius tarafından
ortadan kaldınldı ise de bu defa da, Kral Gundikar idaresinde bugünkü Belçika
bölgesine saldıran Burgondlarla savaşmağa mecbur olundu. Bilhassa Necker nehri
boyunca cereyan eden muharebelerde Hun ordusuna batı kanadı elig'i Oktar kumanda
edi-yordu ki, rivayete göre, Kral Gundikar dahil 20 bin Burgond'un öldüğü bu
Hun-Burgond mücadelesi Almanların meşhur "Nibelungen" destanlarına konu teçkil
etmiştir. Bütün "Germania"nın Hunlar tarafından zaptını tamamlayan bu savaşlar
neticesinde, 436'yı takip eden yıllarda, şu kavimlerin de Türk idaresine
alındığı anlaşılmaktadır: Burgondlar, Bayavurlar, Yuthanglar, aşağı Ren
sahasındaki Franklar, Türingler, Longobardlar Hun hakimiyetinin "Okyanus
adaları"na, yani Kuzey Denizi ve Manş kıyılanna ulaştığı, hadiselere çağdaş
tarihçi Priskos tarafından bildirilmiştir.
440'dan itibaren Attila Bizans'a
karşı baskıyı artırdı. Çünkü Theodosios II, Konstantia andlaçmasının hükümlerine
aykırı olarak, Hunlardan kaçanları iadede ağır davranıyor, hatta bunlardan
bazılarını yüksek makamlara getiriyordu. Mesela Got menşeli Arnegisclus'u
"general" rütbesi ile Trakya'da Hun sınırında vazifelendirmişti. Müşterek pazar
yerlerinde Grek tacirleri Hunları aldatıyorlardı. Margos piskoposu, Konstantia
civannda, kıymetli madenlerden yapılmış silahlan ve ziynet eşyası ile birlikte
gömülen Hun büyüklerinin mezarlarını soymuş bu davranış Hunları infiale
sevk etmişti. Nihayet Bizans, yukarıda geçen Akatirler isyanında tahrikçi rol
oynamıştı. Diğer taraftan Kuzey Afrika Vandal kralı Geiserikh, Akdeniz'deki
harekatını engelleyen Bizans'a karşı Attila'dan yardım istemişti. Bu sebeplerle
Attila'nın idaresinde olarak, Margos'un zaptı ile başlayan 1. Balkan seferi
(441-442), Singidunum (Belgrad) ve Naissus (Niş) üzerinden Trakya'ya doğru
gelişirken, Batı Roma'nın aracılığı neticesinde hızını kesti. Roma orduları
başkumandanı Aetius, bundan böyle Theodosios'un andlaşma şartlarına riayet
edeceğini garantilemek üzere kendi oğlu Karpilio'yu Hun sarayına rehine olarak
göndermişti. Bu sefer sonunda Tuna boyundaki kaleler Hun idaresine geçmiş, daha
geri hatlardaki tahkimat yıktırılmıç, Balkanlar'da Hunlara karşı durabilecek
mukavemet yuvaları kaldırılmıştı.
445'te Bleda'nın ölümü üzerine tek baçına Hun imparatoru olan Attila, iktidarının çahikasına yükselmekte idi. Batı Asya ile Orta Avrupa'ya hakimdi. Her iki Roma'nın durumları meydanda idi. Attila'ya karşı koyabilecek bir kuvvetin kalmayışı, bir psikolojik belirti olarak, "savaş tannsı Ares'ın kılıcını Attila'nın ellerine verdi. Priskos'a göre, uzun zamandan beri kayıp olan bu kutlu kılıç bir Hun çobanı tarafından bulunarak Attila'ya getirilmişti. Artık dünyanm fethi yakındı, zira Ares'in kılıcı vasıtası ile yeryüzüne hükmetme yetkisinin Tanrı tarafından Attila'ya tevdi edildiğine inanılıyordu.
Bu duruma ilaveten Bizans'ın kaçakları geri
vermekten çekinmesi, yıllık vergiyi ödemede isteksizliği 2. Balkan seferinin
açılmasına sebep oldu (447). Attila'nın idaresi altında birkaç noktadan Tuna'yı
geçen Hun ordusu, iki koldan ilerleyerek kaleleri, Sardika (Sofya),
Philippopolis (Filibe), Marki-anopolis (Preslav), Arkadiopolis (Lüleburgaz)
müstahkem mevkî ve şehirlerini zapt ede ede ve Tesalya'da Termopil'e kadar geniş
bir daire çizdikten sonra, Bizans başkentini kuşatmak üzere Athyra (Büyük
Çekmece)'ya ulaştı. Orada, barış yapmak için Theodosios'un sür'atle gönderdiği
magister ve patricius Anatolios, Attila tarafından kabul edildi ve anlaşmaya
varıldı (Anatolios Barışı). Buna göre, Tuna'nın güneyinde beş günlük mesafedeki
yerler askerden arındırılacak, buralardaki pazarlar yerine, artık bir Hun sınır
şehri haline gelen Naissus(Niş)'da ortak pazar kurulacak ,Bizans, harp tazminatı
olarak 6000 libre altın ödeyecekti. Ayrıca yıllık vergi üç katına (2100 libre
altın veya aş. yk. 150.000 solidus) çıkarılmıştı.
Bizans bakımından en ağır
şart yıllık vergi idi. Her sene bu kadar altın tedarik edilmesi imparatorluğun
takatini aşıyordu. Şaçırdığı anlaşılan Theodosios, sarayındaki ileri gelenlerin
de tavsiyesi ile, garip bir kurtuluş yolu buldu: Bir suikast ile Attila'yı
ortadan kaldırmayı planladı. Başında Edekon (umümîyetle kabul edildiğine göre,
Skir Germenlerinin şefi. Fakat A. Vambery'ye göre Türk. Adın aslı Edikkün) ve
Orestes (Pannonia'lı bir Romalı)'in bulunduğu Hun elçilik heyeti ile birlikte
Bizans başkentinden Attila'nın devlet merkezine, yani Orta Macaristan'a doğru
yola çıkan, tanınmış hukuk bilgini Maximinos baçkanlığındaki heyette, seyahat
notları, başta Attila ve çağı olmak iizere 5. asır Avrupa Türk tarihini
ayrıntılı şekilde öğrenmemize yardım eden katip Priskos da dahil bulunuyordıı.
Suikastı gerçekleştirmekle vazifeli Bigila'nın da katıldığı heyet 448 yılı
yazında Hun başkentine (yeri belirlenememiştir) geldiğinde, durumdan Edekon
vasıtası ile haberdar olan Attila, yaptığı alenî sorguda Bigila'ya maksat ve
faaliyetlerini itiraf ettirdi. Bizanslıların hiçbirine dokunmadı, fakat
Theodosios'a hitaben yazdığı şu mesajı husüsî elçi ile imparatora yolladı:
"Theodosios, Altila gibi, asîl bir bahanın ogludıır. Altila, babası
Mııncuk'tan aldığı asaleti mııfıafaza etmiş, fakat Theodosios Attila'nın
haraçgüzarı olmakla köle durumuna diışmüftür. Theodosios kölelik haysiyetini de
koruyamamıştır, çünkü efendisi olan Attila'nın canına kıymak istemiştir .
Attila'yı teskin etmek üzere Bizans' tan, derhal, yukarıda adı geçen Anatolios
ile magister ve kançılar Nomos baçkanlığında ikincj bir heyet yola çıkarıldı. Bu
elçiler Hun başkentinde Attila'yı, tahminler hilafına, sakin ve yumuşak
buldular. Zira Hun dış siyaseti değişmekte idi: împarator Theodosios'un şahsında
Bizans'ı tamamen kendi iradesine bağlı kabul eden Attila, artık Batı Roma'ya
yönelme zamanının yaklaştığı kanaatine varmış bulunuyordu.
Batı Roma'ya
esasen son mühim askerî destek 439 yılında yapılmış, ondan sonra yardımlar
tedricen kesilmişti. Batı Roma, Hun devletine yıllık vergisini muntazaman
ödemekle beraber gelişen yeni durumun farkında olan başkumandan Aetius, muhtemel
bir Hun-Roma çatışmasına hazırlanmakta idi: "Barbar"larla münasebetlerini
düzeltmiş, onlardan aldığı ücretli askerlerle, Türk usülünde, çoğu süvari
birliklerinden kurulu ordular teşkiline girişmiş, Hunlar'a bağlı bazı kavimlerle
gizli temaslar aramağa başlamıştı. Buna karşılık Attila da 443 yıllarında tekrar
alevlenen ve Galya'dan İspanya'ya da sıçrayan köylü isyanları ile yakından
ilgileniyor, Roma'ya karşı Vandallarla işbirliği innkanlarını araçtırıyordu. O
da, şüphesiz, Roma imparatorluğu ve "barbar"lardan meydana gelen bütün bir Batı
dünyası ile hesaplaşacağı için işin ehemmiyet ve nezaketini takdir etmekte
idi.
448'lerden itibaren iki yıl kadar süren Hun siyasî ve askerî hazırlığı
tamamlanınca, Attila ilk diplomatik taarruzunu Roma'ya yöneltti. împarator
Valentinianus III'ün kızkardeşi olup, vaktiyle, evlenmek arzusu ile Attila'ya
nişan yüzüğü gönderen ve 425'ten beri imparator hukukunu haiz olduğunu
belirlemek üzere "Aııgıısta" unvanı ile anılan, delişmen tabiatlı
Honoria'yı zevceliğe kabul ettiğini bildiren Attila, çehiz olarak imparatorluğun
Honoria'nın hissesine duşen yarısını veya "Augusta"nın kocası sıtatı ile Roma
ımparatorluğunun idaresine iştirak hakkını istedi.Önce oyalama yolunu tutan
Valentinianus ile Aetius'un teklifi nihayet açıkça reddetmeleri, büyük Hun
seferini meşrü duruma soktu. Ren kıyılarındaki Ripuar Frankları ve Vizigotlarla
ilgili bir iki anlaşmazlık da savaş havasını olgunlaştırdı.
451 başlarında Orta Macaristan'dan batıya harekete geçen Hun kuvvetlerinin mevcudu, 80-100 bini Türk, bir o kadarı da yardımcı Germen ve îslav olmak üzere 200 bin kişi civarında idi. Hun orduları Mart ayı ortalarına doğru Ren nehrini üç noktadan açarak Galya'ya girdiği sırada, îtalya'dan yola çıktıktan sonra, Hun düşmanı "barbar"ların sağladığı takviyelerle sayısı yine 200 bine yükselen Aetius kumandasındaki Roma ordusu Galya'da kuzeye doğru hızla ilerliyor; Hun ordulan Mettis (Metz)'i (7 Nisan) ve Durocortorum (Rheims)'i zaptederek Paris yakınındaki Aurelianum (Orleans) şehrine ulaştığı zaman, Aetius da oraya yetişmiş bulunuyordu. Fakat karşılaşma Attila'nın Türk taktiğine daha uygun gördüğü Katalaunum (veya Campus Mauriacus /Kampus Mavriyakus/ sahası. Troyes şehrinin batısında Champagne ovasına doğru)'da oldu (20 Haziran 451) Batı dünyasının iki yansının birbiri üzerine yüklendiği, nihayet 24 saat süren ve iki tarafın çok ağır kayıplar verdiği (Jordanes'e göre 165 bin ölü!) muhakkak olan bu büyük savaşta kimin galip geldiği hala münakaşa edilmektedir. Avrupalı tarihçiler, ta A. Thierry'den beri (1856), Attila'nın yenildiğini söylerler ve buna Roma kuvvetlerinin imha edilmeden Hunların çekildiğini delil gösterirler. Ancak son araştırmalar meseleye biraz daha ışık tutmuş görünmektedir: Anlaşılmıştır ki, savaş gününün akçamı Roma ordusu dağılmış, birlikleri arasında irtibatı kaybeden başkumandan Aetius bile yanlışlıkla düştüğü Hun kıt'aları arasından güçlükle kurtulmuş, ertesi gün erken saatlerde, Roma'ya bağlı Batı Got ordusu, savaşta ölen kral Theodorikh'in oğlu Thorismund idaresinde, muharebe meydanından uzaklaşmış, ağır kayıplara uğrayan Frank kuvvetleri de onlan takip etmişti. Ayrıca bu savaşta Attila'nın gayesine ulaştığı da aşikardı. Batıyı hakimiyetine alabilmek için Roma imparatorluğunun insan ve asker deposu durumunda olan Galya barbarlarını saf dışı etmek isteği ile önce Galya'ya yürümüş olan Attila, Roma'nın bu tabiî müttefiklerinin savaş gücünü kırarak, Roma'yı desteksiz bırakmağa muvaffak olmuştu. Ünlü Aetius'un Roma'da gözden düşmesi bunun neticesi idi. Ordularını Galya ortasından oldukça sağlam ve disiplin içinde 20 gün kadar bir zamanda kendi başkenti bölgesine getirebilen Attila kudret ve "korkunçluğunu" muhafaza ettiğine göre, Kampus Mauriakus'ta Batı imparatorluğunun ne kazandığı, o sırada Roma'da sık sık sorulan suallerdendi. Nitekim, daha bir yıl geçmeden Attila, îtalya seferine başladığı zaman Roma'nın Hunlara karşı çıkaracak kuvveti kalmamıştı. Hadiselere çağdaş Prosper Tiro (Papa Leo I'in katibi)'nun kaydettiğine göre Aetius, mukavemet imkansızlığı dolayısiyle, împarator Valentinianus'un îtalya'dan ayrılmasını tavsiye etmekte idi.
Attila 452 baharında çekirdeğini süvari kuvvetlerin teşkil ettiği 100 bin kişilik ordusunu Julia Alpleri'nden geçirerek bugünkü Venedik düzlüğüne indirdi. Oradaki meşhur Aquileia kalesini zaptettikten sonra Po ovasına girdi. Aemilia bölgesini işgale başlayıp Roma imparatoriuğunun o zamanki başkenti Ravenna'yı tehdit etmesi meselenin nihayete erdirilmesine kafi geldi. Roma sarayı endişeli, halk telaşlı, Senato ne olursa olsun barış yap-mak karannda idi. Kilise de bu arzuya katıldı. Sür'atle bir hey'et hazırlandı. Hitabeti ile meşhur Papa Leo 1 ("Büyük Leo") baçkanlığında konsül G. Avi-anus ve eski "praefecture" Trygetius'dan kurulu bu hey'et, Mincio ırmağının Po nehrine döküldüğü düzlükte ordugahını kurmuç olan Attila tarafından kabul edildi (452 Temmuz ortası). Papa, imparator ve bütün Hıristiyan dünyası adına, büyük Türk başbuğundan Roma'yı esirgemesini rica etti. Beş yıl kadar önce kahir bir kuvvetle Çekmece'ye kadar geldiği halde nasıl İstanbul'u tahrip etmekten kaçınmış ise, Papa'nın ağzından Roma'nın teslim olduğunu öğrendikten sonra bu eski medeniyet merkezini korumayı da vazife sayan Attila, muzaffer ordusu ile başkentine dönerken, şüphesiz, tıpkı Bizans gibi, Batı Roma imparatorluğunun da kendi iradesine bağlandığı kanaatinde idi Priskos'un, 448'de Hun başkentinde Batı Roma elçisi Romulus'dan duyarak belirttiği üzere, şimdi sıra Orta-doğudaki Sasanîlerde idi. Oranın da himayeye alınması ile "dünya hakimiyeti" gerçekleşecekti. Fakat bu, Attila'ya nasip olmadı. İtalya seferinden dönüçte, rivayete göre zifaf gecesinde herhangi bir iç kanama neticesi ağzından, burnundan kan boşanmak suretiyle öldü (453). Yaşı 60 civarında idi.
Attila, milletlerin hüfızalarında ölümsiizlnğe ulaşmış tarihin nadir simalarıından biridir. Hatırası etrafında İtalya'da, Galya'da, Germen memleketlerinde, Britanya'da, İskandinavya'da ve bütun Orta Avmpa'da asırlarca agızdan agıza dolaşaıı efsaneler türemiş , romancılara, ressamlara, heykeltıraşlara konu olmuş, hakkında en çok kitap yazılan şahsiyetlerden biri durumuna yüksel-miş, tiyatro yazarlanna, kompozitörlere ilham vermiş, adına bir düzineye yakın opera bestelenmiştir.
Son yarm asırda yapılan tarafsız tarih araştırmaları onun, Hıristiyan Orta-çagının taassup kokulu uydurmaları ile ilgisi bulunmadıgını, Nibelungen destanlan başta olmak üzere, çagdaşı kayıtlanı onu iyilik sever, babacan, çok yüksek vasıfta bir hükümdar olarak tanıdıgını ortaya koymuştur. İrnek idaresindeki Hunların, önce Güney Rusya
düzlüklerinde görünen, sonra Balkanlar'da ve Orta Avrupa'da birer devlet kuran
Bulgarlar ile Macarların teşekkülünde büyük rol oynadığı anlaşılmaktadır. Tarihî
kayıtlarda Bulgar-Türk devletinin hükümdar ailesi olan Dulo (Doulo)
sülalesi 'ne mensup gösterilen îrnek, Macar geleneklerinde, Macar kabilelerini
Tuna boyuna getirerek orada yerleştiren Arpad hanedanı tarafından ata
tanınmaktadır. 4. asırda Hunlara, Volga'dan batıya doğru rehberlik eden geyik
motifli "Sihirli Geyik" efsanesinde de, Hunlarla Macarlar (Hunor-Moger)
kardeş gösterilmiştir . Nihayet Macaristan'da yaşamış olan Sekellerin Hunların
çocukları olduğu zannını uyandıran bir başbuğ Çaba Efsanesi vardır.Avrupa Hun
kütlesi yalnız bu Türk devlet ve topluluklarının oluşuna ve kültür yönünden Batı
Avrasya'sına sağlam bir zemin vermekle kalmamış, daha mühim olarak, Asya
kıt'asında yer darlığı, kıtlık yüzünden veya siyasî-askerî bir sebeple sıkıntıya
düşen ve bu tedirginlikten kurtulmak için huzurlu, rahat, hür yeni iklimler
arayan Türk kütlelerine Batı yönünün açıcısı olmuştur. Aynı zamanda, yol
üzerindeki îndo-îranî ve Germen gruplannı (Alanlar, Sarmatlar, Gotlar vb.)
ileriye, uzaklara iterek veya kısmen kendi içinde eriterek temizlemek suretiyle
bu yolu, sonraki 900 yıl müddetle Türk göçlerinin hizmetine hazırlamıçtır. Bu
noktanın bilhassa belirtildiği batı araçtırmalarında, Hunlar üzerinde
Avrupa'nın çeçitli kültürel tesiri konusunda düşülen aşırılık da dikkatten
kaçmamaktadır.
Attila'nm sarayında, yabancı kökenden görevlilerin bulunduğu,
bunların yüksek mevkiler işgal ettiği ve Türk, Got, Latin dillerinin aynı
ölçülerde konuşulduğu doğrudur. Ancak, halkı Germen ve Latin olan Avrupa
kıt'asmda tabiî sayılması gereken bu durumun, derin kültür tesirinden ziyade,
Hun-Türk imparatorluğunun niteliğinden doğduğunu kabul etmek daha isabetli olur.
Nitekim Hun topluluğu ne dil, ne de hayat tarzı yönlerinden değişikliğe
uğramamış, siyasî iktidar sona erince de oraları bırakıp Türk çevresine dönmek
tercih edilmiçtir. Buna karşılık, Hun hakimiyeti çağının Avrupa'da şu derin
etkileri olmuştur:
a. "Kavimler göçü" yolu ile etnik bugünkü durumun temeli);
b. Savaşlar veya dostça münasebetler yolu ile edebî (Nibelungen Destanı, efsaneler vb.);
c. Bozkır san'atı yolu ile estetik;
ç. Batı Roma imparatorluğunun yıkılması (476. îtalya'nın ilk yabancı kıalı Odovakar, Attila'nın sadık adamlanndan Edekon'un oğlu idi) ve büyük istila hareketlerinin başlaması üzerine çok mühim bir tarihî gelişme olarak, Roma-Germen gruplaşma eğiliminin uyanması yolu ile siyasî;
d. Hatta köylünün ve güçsüzün korunmasına yönelik "şövalyelik" (dar manada, atlı savaççılık) hayatının ve Roma imparatorluk kavramına karşı millî duyguların yaratıcısı olarak sosyal;
e. Avrupa ordularının Türk sistemine göre ıslahı hareketleri dolayısiyle askeri bakımlardan Türk kültür tesirleri Batı'da hemen bütün Orta-çağlar boyunca devam etmiştir.