HZ. MUHAMMET

İSLAMİYETTEN ÖNCE ARABİSTAN YARIMADASI’NIN DURUMU

 

    Son peygamber.Mekke'de 570 yılında doğdu.Mekke'nin güçlü kabilelerinden Kureyş Kabilesinin Beni Haşim kolundandır.Rebiüevvel ayının 12'sinde doğmuştur.Babası, çıktığı bir gezide genç yaşında vefat etti.Doğduğu sırada süt anne bulunamadığı için birkaç gün amcası Ebu Leheb'in cariyesi Süveybe'ce emzirildi, sonra da Sa'd Bin Bekr kabilesinden halime Hatun'a verildi.Altı yaşında annesiyle birlikte Mekke'den babasının mezarını ziyaretten dönerken annesini kaybetti.Daha sonra Hz. Muhammed, dedesi Abdulmuttalip'e,  O da vefat edince, sekiz yaşında, kendisine sıcak bir yuva sağlayan amcası Ebu Talip'in yanına verildi.Mekke'de okul olmadığı için, okuma-yazma öğrenemedi.Amcası Ebu Talip ile ile çıktığı Şam ile Kudüs arasında Basra denilen yere geldiği zaman Bu kentin rahibi olan Bahira kervandakilere bir yemeğe çağırır.hz.Muhammet'i Kervanın başına nöbetçi bırakıp davet icabet ederler.Rahip kervanın başında bir bulut olduğunu görür ve kervandaki herkesin gelip gelmediğini sorar bir çocuğun kervanın yanında kaldığını öğrenince onu da çağırmalarını söyler.Gelince onunla çok ilgilenir iki omuzu arasına bakarak okuduğu kitaplardaki bilgilere dayanarak gelecekteki Peygamberin bu çocuk olduğunu anlar ve Amcası Ebu Talip'e bu çocuğa çok dikkat etmesini sıkı sıkıya tembih eder.Mekke ve Çevresinin tarım için elverişsiz olması ticarete ağırlık verilmesini sağlar.Genel de ticari  ortak işler yapılır.kazançta bölünürdü.Hz.Muhammet çalışkanlığı ve dürüstlüğü ile herkes tarafından tanınılıp seviliyor ve herkes onunla iş yapmak istiyordu.Mekke'de ona Muhammed'ül Emin (güvenilir İnanılır Muhammet)deniyordu.Hz Hatice kendisine ortaklık teklif edince kabul etti.Zamanla Evli olan iki eşinin de ölümü ile dul bir hayat yaşayan Hz.Hatice kırk yaşlarında olmasına karşı yirmi beş yaşlarındaki  Hz.Muhammet'le zamanın geleneklerine göre evlendi.Evliliği boyunca hz.Muhammet başka bir kadınla evlenmedi her ikisi de birbirine saygılı ve sıkıntılı günlerinde sevecen davrandı.

        Hz.İbrahim zamanında yapılan Kabe zamanla harap hale geldi onarımı gerekiyordu fakat kabileler anlaşıp bu işlemi gerçekleştiremiyordu.sonunda kabileler tamirat konusunda anlaşmaya vardı.Kabe'nin onarımı esnasında Hacer-ül esved taşının yerine konulmasına  sıra  gelince kabileler arasında anlaşmazlık çıktı.iş kan davasına dönmek üzere iken ortaya atılan bir fikir herkes tarafından kabul edildi.buna göre sabah beklenecek ve ilk yoldan geçen'in fikri kabul edilecekti.sabah ilk olarak hz.Muhammet göründü onun görünmesi daha hoş karşılandı çünkü onun dürüstlüğüne ve doğruluğuna  herkes inanıyordu  güveniyordu.Durumu öğrenince her kabileden bir lider alıp büyük bir çarşaf isteyip kendi elleri ile taşı çarşaf üzerine koydu sonra taşı koyulacağı yere çıkarınca yine kendi elleri ile alıp yerine koydu böylelikle doğabilecek kan davasını önlemiş ve herkesin gönlünü yapmıştı.

    Hz.Muhammet Hatice ile evlendikten sonra da ticaret hayatını sürdürdü.Amcasının geçim sıkıntısı içersinde olduğunu öğrenince çocuklarından Hz.Ali'yi yanına evlatlık aldı.Zamanla hira dağındaki Hira Mağarası'na çekilip düşünmeye ve kendi kendini sorgulamaya başladı Günlerce mağarada kalıyor ruhunu dinlendirme çareleri aradı.Bu esnada öbür dünyayı ödül ve cezaları düşündü.Hira mağarasında iken yiyip içeceğinin tükenmesi durumunda Mekke'ye gidip Kabe'yi tavaf eder Eşi Hz.Hatice'ye uğrar Hira mağarasına dönerdi. Putlara tapmanın hiçliğini ne zamana kadar yanlış inançların devam edeceğini düşünür Kendisine sayısız sorular yöneltir ben kimim?niçin varım? Bu sınırsız evren nedir?Neye İnanmalı.

        Bir gün Hira mağarasında düşünürken birden Mağarada aydınlık bir ışık gördü kendinden geçti.Ayıldığı vakit ona bir melek "oku:Her şeyi yaratan, insanı kan pıhtısından yaratan Rabbinin adıyla oku.Kalemle öğreten, insana bilmediğini bildiren, lütuf ve ekeremde erişilmez mertebede olan rabbinin adıyla oku''(Kur'an-ı Kerim 96/ 1-5 sure) dedi.Bu olay üzerine çok heyecanlanan Hz.Muhammet evine gelip "beni örtün ,beni örtün"dedi.Zamanla coşkusu geçince başından geçenleri Hz.Hatice'ye anlattı.

        Ona ilk inananlar Hz.Hatice,Hz.Ebubekir,Hz.Ali,Hz.Zeyd olmuştur.Önceleri gizli gizli süren dini anlatma çalışmaları Hz.Ömer'in islamiyeti kabulu ve sayılarının kırk kişiye çıkması ile Kabe'ye gidiş ve dinin aşikara açıklanması çalışmalrı ardından Müşriklerin yoğun baskısı sonunda Mekke'den Medine'ye hicret 622. Hz.Ali Yanında bulunan emanetleri sahiplerine vermek üzere evinde kalır.Hz.muhammet kendisini öldürmeye gelen müşriklerin arasından çıkar ve Medine'ye gitmek üzere Mekke'den ayrılır.Yolda yanında dostu Hz.Ebubekir vardır.Müşriklerin takibine rağmen sağsalim Medineye varır.Medine halkı kendilerini büyük bir sevgi ve hoşgörü ile karşıladı.

        Medine'de geçen zor günlerin ardından zaferle biten Bedir muharebesi bir yıl sonra Mekkeliler'in intikam almak için yaptıkları Uhud muharebesi bu muharebe önce kazanılması ardından Peygamberin emirlerine uymayan İslam ordusunun mağlubiyeti ve yaralanan Peygamberimiz ve Amcası Hz.Hamza şehit edilip Vahşi tarafından ciğerleri intikam hırsı ile çıkarılıp ciğnenir buna rağmen müşriklerin takibi ve kesinlikle kendilerine boyun eğilmemek ve ardından müşriklerin saldırısı ve Mekke etrafında açılan hendeklerden adını alan ve müslümanalrın zaferi ile sona eren Hendek muharebesi.Artık İslamiyet Arap yarımadasına kendini kesin bir şekilde kabul ettirmiştir.

        632 yılında son Haccı'nı yapar buna veda Haccı denir.Burada insanlar meşhur veda hutbesini okur.İnsanlar arasında faizi kesinlikle yasaklandığını ve haram olduğunu kan davalarının bittiğini cahiliye devri adetlerinin kesinlikle kaldırıldığını Kur'an-ı Kerim'in Allah tarafından Vahiy yoluyla gönderilmesinin tamamlandığını insanlara bildirdi.Evine dönüşünde artık hastalanmıştır ve 632 yılında ebediyete irtihal etmiştir.Onun insanlara Allah tarafından görevli olarak öğrettiği din sağlığında Arap yarımadasına Ölümünden sonra ortadoğu,ortasya ve OSmanlılar vasıtasıyla Avrupa içlerine kadar yayılmış günümüzde Dünyanın en çok inananı olan ve dünya üzerinde en yaygın din durumuna gelmiştir.

   

İdareci Olarak Hz. Muhammed (s.a.v.)


   
Kur'an-ı Kerîm'in ihtiva ettiği ayetler ve İslamiyet'in mahiyeti, insanların birbirleri ile olan münasebetlerini ve dünya hayatının da tanzimini gerekli kıldığından; Hz. Peygamber, teşekkül ettirdiği İslam cemiyetini yönetecek esasları koyarak bizzat tatbik etmiş ve Medine'ye hicretten itibaren varlık kazanan İslam devleti'nin ilk başkanı olmuştu. Hz. Peygamber'de mevcut yüksek idarecilik kabiliyet ve özellikleri o andan itibaren daha açık bir şekilde ortaya çıkmıştır. Tabilerini kendisine kayıtsız şartsız bağlama imkanına rağmen, Peygamber Efendimiz devlet yönetiminde cahiliye döneminin aksine, tebeası üzerinde tahakküm kurma cihetine gitmemiş; bu bakımdan, yönetimde ve yönetim anlayışında bir inkılap gerçekleştirmiştir. Cahiliye döneminde Araplar kendilerini temsil ve idare eden kabile reisine kayıtsız şartsız bağlanarak haklıhaksız her hususta ona itaata mecbur tutulur ve reisin emir, fiil ve davranışlarına itiraz hakkına sahip bulunmazlardı. Peygamber Efendimiz ise devlet yönetiminin temel esası olarak istişareyi kabul etmiş, Cenab-ı Hak'tan emir almadığı her hususta mutlaka ashabıyla istişare ederek durumu onların müzakeresine açmıştır. Adalet ve hakkaniyet ölçülerine uyma, O'nun kaçınılmaz prensiplerinden idi. Adalet önünde soy, mevki, makam, mal, mülk gibi farklılıklar gözetmez; hakkın yerini bulmasına gayret gösterirdi. Kendisine, hırsızlık yapmış eşraftan Fatıma adlı bir kadın getirilmiş ve bazıları aracılık yaparak cezayı hafifletmek istemişlerdi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz öfkelendi ve "Hırsızlık yaparak getirilen, kızım Fatıma dahi olsa elini keserdim" buyurdu (Buharî, Hudüd 12; Müslim, Hudüd 8,9). Devlet idaresi için çeşitli kademelerde görevli tayininde ehliyet ve liyakat esasına riayet eder; layık olan kişileri yaşları küçük olsa da, soylu ailelerden olmasalar bile görevlendirirdi. Hak olan hususlarda kendisine ve görevlilerine itaat edilmesini ister; ancak hakka ve hakikata uymayan konularda tebeanın itaat mükellefiyetinde olmadıklarını belirtirdi. Böylece hak sınırları içerisinde emîre itaati gerekli görmekle birlikte, halkı kendi hizmetine mecbur kişiler olarak görmez, kendini onların üstünde saymazdı; bilakis onların içinden, aralarından biri idi.
    Hz. Peygamber'in devlet yönetimi, İslamî esasların bizzat kendisi ve tümü idi. Pek çok Kur'an ayetinde ifade edildiği üzere (el-En'am, 6/57, 62; Yusuf 12/40, 67; el-Kasas, 28/70, 88), İslam idare sisteminde hakimiyet, hükümranlık, hüküm ve tam idare Allah'a ait idi. Kanun koyma yetkisi de, bu bakımdan öncelikle Allah'ın vahiylerini ihtiva eden Kitab'a, yani Kur'an-ı Kerim'e mahsus bulunuyordu. Bizzat Hz. Peygamber ise ikinci sırada kanun koyucu durumundaydı. Dinî meselelerde Hz. Peygamber'in getirdiği hükümler ya Cebrail vasıtasıyla Cenab-ı Hak'tan aldığı, ama Kur'an'da yer almayan emirlere (vahy-i gayr-i metlüvv), dayanıyordu ya da bizzat kendi kararları idi. Ama bizzat kendisine ait bu kararlarda Hz. Peygamber'in bir yanılgısı söz konusu ise derhal Cenab-ı Hak tarafından ikaz ve tashih ediliyordu.
    Devlet başkanı olarak Hz. Muhammed, toplumda müslümanlar arasında veya İslam devleti'nin tebeası durumunda bulunan gayr-i müslimler arasında çıkan anlaşmazlıkları, dava konusu olan problemleri de çözümlüyordu. Bu gibi durumlarda davacıyı olduğu kadar davalıyı da dinliyor; yerine göre şahitlerin bilgisine başvuruyor, getirilen delilleri değerlendiriyor ve meseleyi fazla uzatmadan, sürüncemede bırakmadan, çoğu zaman hemen o anda, değilse en kısa zamanda çözüme bağlıyordu. Taraflara hakkaniyet mefhumunun aşılanmasına büyük hassasiyet gösteriyor; kendisinin bir beşer olarak yapılan konuşmalara, getirilen delil ve gösterilen şahitlere göre hüküm vereceğini, gaybı bilemeyeceğini, bu durumda aslında haklı olmadığı halde kendisine bir hak verilmiş olanın gerçekte Cehennem ateşini almaktan başka bir kârı olmadığını belirtiyordu. Davaların halini bazan ashabının ileri gelenlerine havale ettiği de olurdu. Eyaletlere tayin edilen valiler Hz.Peygamber adına idareyi yürütüyor ve adliyeye taalluk eden meselelere bakıyorlardı. 
    Eğitimci Olarak Hz. Muhammed Hz. Peygamber'in temel görevinin dinî ve dünyevî tüm meselelerde insanları eğitmek olduğu söylenebilir. Bu bakımdan bizzat kendisi; "Ben ancak bir muallim olarak gönderildim" buyurmuştur (ibn Mace, Mukaddime 17). Hz. Peygamberin eğitimi, insanlara her yönde faydalı bilgilerin kazandırılması ve kazanılan bilgilerin kişilerin hayatına yansıyarak faydalı hale gelmesi esasına dayanıyordu. O, bir taraftan Cenab-ı Hakk'ın emrine uyarak; "Rabbim, benim ilmimi artır!" (Taha, 20/114) diye bilgisinin artırılması için Allah'a yalvarır ve bu uğurda çaba sarfederken, diğer taraftan; "Allahım, bana öğrettiğinle faydalanmayı nasîbet!" (İbn Mace, Mukaddime 23) diye yakarıyor; "Faydasız ilimden Allah'a sığınırım" (Müslim, Zikr 73) diyerek de bilgiden maksadın faydalanmak ve faydalı olmak olduğunu belirtiyordu.
    Bu ölçüler içerisinde Peygamber Etendimiz ashabını Medine'ye hicretten önce Mekke döneminde Daru'l Er-kam'da, Hicretten sonra da Mescidü'n-Nebîde ve Suffa'da yoğun bir şekilde eğitim ve öğretime tabi tutmuştu. Tabiatıyla eğitim, bütün bir hayatı ilgilendirdiğinden; Hz. Peygamber evlerde, çarşıda, pazarda, yolda, bir sefer sırasında, harp halinde iken vesair durumlarda gerekli olan her yerde, her fırsat ve vesile ile eğitim görevini yerine getiriyordu. Eğittiği kişilerin şahsî ihtiyaçları, ferdî farklılıkları, kabiliyet ve kapasiteleri Hz. Peygamber tarafından göz önünde tutuluyordu. Peygamber Efendimiz, kendisi haricinde eğitim ve öğretim için görevliler de tayin etmişti. Okuma-yazma, basit matematik, Kur'an tilaveti, temel dinî bilgiler, hayatta uygulanacak pratik malumat bu şekilde öğretmenler tarafından veriliyordu. O sıralarda Arap Yarımadası'nda okuma-yazma seviyesi son derece düşük olduğundan, yeterli müslüman öğretmenin bulunmadığı ilk yıllarda Hz. Peygamber, gayr-i müslim öğretmenlerden istifade etmekte bir beis görmemişti. Mesela Bedir gazvesinde müşriklerden elde edilen esirler arasında okuma-yazma bilenlerin, hürriyetlerine kavuşabilmeleri için, on müslümana okuma-yazma öğretmeleri şart koşulmuştu. İlk yıllarda müslüman çocukları okuma-yazma öğrenmek üzere Medine Yahudilerine ait okullara gönderilmişti. Peygamber Efendimiz kadınların eğitim ve öğretimi ile de meşgul oluyordu. Haftanın sadece kadınlara ayırdığı bir gününde onlara konuşmalar yapıp ders veriyor, sorularını cevaplandırarak problemleri ile ilgileniyordu. Ayrıca Hz. Aişe başta olmak üzere Rasülüllah'ın zevceleri ve Ashabın alim hanımları öğretim faaliyetlerinde Hz. Peygamber'e yardımcı oluyorlardı. Bu bakımdan Peygamber Efendimiz henüz o sırada okuma-yazma bilmeyen zevcesi Hz. Hafsa'ya okuma-yazma öğretmek üzere bir görevli tayin etmişti.