Masonluk
Katolik ve Ortodoks kiliselerince tepkiyle karşılanırken Osmanlı ülkesi
kuruma hoşgörülü yaklaştı. V. Murad’ın Mason olması buna örnektir.İttihat ve
Terakki Cemiyeti faaliyetlerini sürdürmek için Mason localarını ‘şemsiye’
olarak kullandı. Ancak bu davranış cemiyetin ‘siyonist’ damgası yemesine yol
açtı.
‘Harici’ gözüyle Masonluk
Dünyanın en çok tartışılan konularının başında geliyor Masonluk. Bunda,
Biraderlerin kurumsal disiplin çerçevesindeki ketumluğu etkili oluyor.
Karşıtları da bu davranıştan doğan esrarengizlik havasından yararlanarak,
her türlü yakıştırmayı, araştırmadan gündeme getiriyorlar. Ben Masonlar’a
özgü deyimle bir "Harici" olarak, konuyu toplumsal işlevi üzerinde
yoğunlaşıp inceledim. Böylece, objektif bir değerlendirmeye yöneldim.
Masonluk
ve Din
Müslüman’ın Mason olması kabul edilebilir mi? İslam bir arada yaşamayı,
koruyuculuk üstlenmeyi görev kabul etmiştir. Yandaşları, zamanla, bütün
insanları ırk ve din farkı gözetmeden eşit sayan bir anlayışı benimsemeye
yönelmişlerdir. Bu çabayı insanlığa aktaran kurum ve akımlardan biri de
Masonluktur. Gizliliği ilke edinerek çalışmayı tercih etmesi ise, tartışılır
hale gelmesinin başlıca sebebidir. 18. yüzyılın başında kuralları kesinleşen
Masonluk, Müslümanlar’ı hiç ilgilendirmemesine karşılık, Protestan kökenli
olmasının etkisiyle, Katolik ve Ortodoks Kiliseleri gibi Museviler’den de
tepki gördü. Bu ortamda İslam’ın girişime küçümseyerek bakması doğaldı, zira
Hıristiyanlar arası çekişmelerde Osmanlı Devleti’nin hakemlik rolü
üstlendiği bilinir. Papalığın çıkardığı Masonları Aforoz emrini 18. yüzyılın
ortalarında Osmanlı’daki Rum ve Ermeni kiliseleri kendillerine çevirip
örgütlerine dağıtmışlardı. Buna karşılık o dönemlerde Bektaşi hatta Mevlevi
tekkelerinde Masonlar’la sohbetler düzenlendiği hakkında bilgiler var. 18.
yüzyılın sonunda Osmanlı, geri kalmışlığını aşmak için batı modelinden
yararlanmaya başlayınca durum değişti. Gavur damgalamalarının yanı sıra
Masonluk özentisi iddiaları da gündeme getirilmeye başlandı. Tabii olumsuz
anlamda. 1860’lara gelindiğinde İslam dünyasının yönetici ve düşünürleri
arasında kuruma katılanlara rastlanıyordu. Tanzimat’ın iki ünlü devlet adamı
Mustafa Reşit ve Fuat Paşalarla Mısır Hıdivliği’nde iddialı Prens Halim Paşa
Masondular. Hatta son ikisi Büyük Üstatlığa bile getirilmişlerdi. Cezayir’de
bağımsızlık mücadelesi veren Emir Abdülkadir’in de Mason olduğu biliniyor.
Pan İslamcı akımın baş savunucusu Afgani başvurusunda "Kutsal Mason derneği
üyelerinden, derneğe katılmama izin vermelerini ve şerefli kürsüye dahil
olmamı onaylamalarını rica ederim" diye yazmıştı.
Osmanlı’da ilk Localar
Sultan Abdülaziz’i etkileyip kendi oğlunu Mısır Hidivliği’nde ön sıraya
sokan İsmail Paşa’ya kızan Mısırlı Prens Halim Paşa, siyasette etkinliğini
artırmak için Masonluğu kullanmayı denedi. Hem Fransız hem de İngiliz
üstatlarıyla işbirliği yaparak Mısır Büyük Locası’nın büyük üstatlığına
getirilmeyi sağladı. Yerli halktan da buna yeni üyeler katılmasını
gerçekleştirdi. Böylece, Osmanlı devlet politikasını etkilemek için
Masonluk’tan doğrudan yararlanma girişimleri çağı başlamış oldu. Halim Paşa,
Yeni Osmanlılar (Namık Kemal ve arkadaşları) ile işbirliği yaparak Avrupa’ya
çekilmiş olan Mustafa Fazıl Paşa ile de ilişki kurdu. Bu girişimlerin
projelerini aksatabileceğini hesaplayan Hidiv İsmail Paşa da Masonluğu
kullanarak karşı atağa geçti. 1860 ve 70’li yıllarda, Avrupa’da siyasi
açıdan Masonluk işlevini tamamlamış görünüyordu. Buna karşılık Osmanlı
toplumu ilk kez açık açık Masonluk’la, daha doğrusu onun özel "koloniyalist"
şekliyle karşılaşmaktaydı. 1 Temmuz 1872’de Hasköy’de, Osmanlı ülkesindeki
ilk Mason mabedinin temelinin atılması, artık ortada Osmanlı yönetiminden
çekinecek bir şey kalmadığını kanıtlıyordu. Ancak Sultan Aziz’in
keyfiliklerini frenleyen Ali Paşa’nın 1871 Eylül’ünde ölümü ve yerine
yumuşak başlı Mahmut NedimPaşa’nın sadrazamlığa gelmesi Masonlar’da endişe
yarattı. 20 Ekim 1872’de Osmanlı saltanat ve hilafetinin veliahtı Şehzade
Murad Proodos (Terakki) locasında tekris edilerek Mason oldu. Abdülhamit’e
de Mehmet Reşat’a da, hem de aynı zamanda, Mason olma önerisi yapıldığı
hakkında bir iddia vardır. İkisinin de red ettikleri söyleniyor.
Abdülhamid’in ılımlı tavrı
Abdülaziz’ in tahttan indirilmesi ve Murad’ın padişah halifeliğini ilanı,
Mason çevrelerinde İslam ülkelerine yönelik büyük başarı sağlandığı kanısını
doğurdu. Yeni hükümdarın istendiği yönde etkilenebileceğine inanılıyordu.
Ancak Murad’ın üç ay içinde ruhi bir buhran geçirmesi ve yerini Abdülhamid’e
bırakması, hesapları boşa çıkardı. Abdülhamid’in daha tahta çıkışının ilk
günlerinden itibaren şöyle bir politika izlediği görülüyor: İslam’la
Masonluk bir arada olur mu, olmaz mı tartışmasına girişmemiş, emrivakiyi
benimsemiş ama kamuoyunda işlenmesini engellemiştir. Farklı ırk ve dindeki
cemaatleri kaynaştırdığı tezini daha ciddiye almış fakat asıl önemi bütün
Avrupa hükümdarlarının Masonluğun koruyuculuğunu üstlenmiş olmaları hususu
üzerine yönelmiştir. Bu davranış şeklini tahta çıkışıyla birlikte
başlattığına inanıyoruz. Avrupa’nın desteği olmadan, mali iflasını ilan
etmiş "Hasta Adam"ın ayakta kalamayacağını biliyordu. Ahmet Midhat’ın
matbaasında basılan "Esrarı Farmason" isimli kitap, kuruma bir hayır
cemiyeti niteliğine dönmeyi önermekle, kanımızca Abdülhamid’in fikrini
yansıtıyordu. Abdülhamid’in geçmişte yanlış olarak Masonlar’ı çuvallara
koydurup Marmara denizine attırdığı dedikoduları ortalıkta dolaşmıştır. Oysa
biz yaptığımız araştırmada mabeyincilerini ve yaverlerini Mason balolarına
gönderdiğini, 100- 150 altın bağışta bulunduğunu saptadık. Karşılığında
törenler "Padişahım çok yaşa" bağırtılarıyla başlıyordu. Açıkça karşıt
düşüncelerin "Barış içinde birarada yaşaması" ilkesini başarıyla
uygulamıştır. Bunun bir diğer iğrenç örneği, donanmasının başına İngiliz ve
Mason Hobart ve Woods Paşaları getirmesidir. Özetle, siyasete bulaşmamaları
koşuluyla Masonlara tam bir serbesti tanıyordu.
İttihat ve Terakki’nin ‘şemsiyesi’
Abdülhamid iktidara geldikten sonra Yeni Osmanlılar’ı tasfiye etmekte zorluk
çekmedi. Bir belgesi olmadığı halde Mason denilen Mithat Paşa’yı anayasal
şekilde uzaklaştırdı. Abülhamid’in davranışı locaları yok etmeye yönelik
değildi. Amacı ülkeyi dışardan yönetme eğilimlerini frenlemek ve de
yerlilerin fazlaca ilgilenmesini önlemekti. Localar daha çok yabancıların
kendi aralarında biraraya geldikleri yerler oldu, Türk ve Müslümanlar’ın
hatta gayri-Müslim vatandaşların ilgisi de azaldı. Ülke içinde özellikle
Balkanlar’daki örgütlenmeye gelince, 1878 Berlin Anlaşması’ndan sonra
Balkanlar’daki reformlar için merkez kabul edilen kentlerin başında Selanik
vardı ve ordu merkeziydi. Çeşitli Avrupa uluslarına ait cemaatler de vardı.
Tabii örgütleri de. Yabancı işadamlarının çok sayıda bulunduğu kentlerde
Mason locasının var olması doğaldı. İttihatçılara, "şemsiyelik" yapacak
İtalyan Macedonia Rizorta Locası Üstadı Muhteremliğine Selanik Hukuk
Okulu’nda hocalık yapan, avukat Musevi Karasso getirildi. Ülke içindeki
Jöntürkler’in Masonluk’la ilişkiye girmeleri, ona güvenlerinin sonucudur.
1903-1908 arasında Macedonia locasına 154 kişinin alındığı biliniyor;
bunların 42’si Türk’tür. İlk kaydolanlar arasında İttihat ve Terakki
yönetiminde ön planda rol oynayan gazeteci Fazlı Necip’i, Talat Bey (Paşa),
Midhat Şükrü’yü görüyoruz. Başka localarda üye olanların diğerlerinin
toplantılarına katılması adet olmadığı halde, Cavit Bey’in (Sonrasının
Maliye Nazırı) Macedonia’ya muntazam devam etmesi, bambaşka bir çalışmanın
varlığınıkanıtlıyor. Ancak locada buluşanların hepsi Mason değildi.
Siyonizm damgası
İttihatçılar’ın Mason bağı ilk kez 25 Temmuz 1908 günü Selanik’te anayasanın
ilanı şerefine yapılan sokak gösterilerine Mason locaları temsilcilerinin de
katılmasıyla ortaya çıktı. Localar eski ihtiyatlılıklarını bırakıp daha
kolay üye almaya, tekris yapmaya yöneldiler. Bu ilgi, İttihatçı liderleri
Bağımsız Osmanlı Masonluğu kurma düşüncesine yöneltti. Avrupalılar’ın buna
izin vermeyi pek arzulamadıkları kısa zamanda farkedildi. İngiliz ve
Fransızlar’a karşılık İtalyanlar bir süre direndikten sonra onay verdiler.
Büyük Doğu’nun üstatlığına Talat Bey getirildi. Aynı sırada iki girişim
Osmanlı-İngiliz ilişkilerini etkiledi. Osmanlı Masonluğu ile bütünleşmeyi
arzulayan Mısırlı milliyetçilerin İttihat ve Terakki ile ilişki kurmaları
İngiltere’yi çok rahatsız etti. Aynı anda 1909’un ekiminde de İttihat ve
Terakki’nin ikinci kongresinde anti-Masonluk gündeme geldi. Mustafa Kemal’in
teklifi, cemiyetin açık bir siyasi parti haline gelmesinin yanı sıra
askerlerin siyasetten çekilmesi ve Masonluk’la ilişkinin kesilmesiydi. Bu
önerisi sebebiyle "mürteci" diye damgalanmış ve İttihat ve Terakki’nin
yönetimiyle ilişkisi tamamen kesilmiştir. Asıl olay yaratan, cemiyetin
yönetimine muhalif olan Miralay Sadık’ın "Siyonistlik/Farmasonluk
aleyhindeki layihası" idi. Talat, Cavit, Hüseyin Cahit ve Ahmet Rıza’nın
cemiyetten atılmalarını istiyordu.. Gerek Masonluk ve Siyonizm iddiası
gerekse Talat ve arkadaşlarının dışlanması önerisi reddedilmekle birlikte,
bu tartışma İttihat ve Terakki’ye karşı bir suçlamanın kendi içinden
başlatılması açısından önemliydi. Bütün politikalarında Siyonizmi
destekleyen ve Masonluğu kendi malı sayan İngilizlerin propaganda için,
İttihatçıların Masonluğu ve Siyonistliği üzerinde yayın yapmaları gerçekten
ilginçtir.
İşgal altında değişim
Libya ve Balkan Savaşları ile 1913 yılı ortasına kadar süren bunalımlar
toplum için hiçbir anlam taşımayan Mason tartışmalarını doğal olarak geri
plana itti. Mason olmayan ve bu kuruma fazla sempatiyle bakmayan Enver
Paşa’nın Harbiye Nazırı olup İttihat ve Terakki’yi yönetir duruma
gelmesiyle, esasen durgunlaşmış olan Cemiyet-Mason ilişkisi daha da
canlılığını kaybetti. 1914’de Savaş ilan edilince Enver Paşa locaların
faaliyetlerini durdurmalarını emretti. Ancak Talat Paşa’nın müdahalesiyle
localar tekrar aktif oldular. Dünya Savaşı’nı kaybedip 1918’in Kasım’ından
itibaren her bölgesinin işgal altına girmesiyle, Osmanlı toplumu beş yıllık
bir esirlik süreci yaşadı. Galipler her alanda istediklerini benimsettiriyor
ve bunları itiraz etmeden uygulayan destekçiler de buluyorlardı. En yoğun
kampanya, özellikle İngilizler’in yönlendirişi altında İttihatçılık’tan
arındırma idi. 1918 sonunda İttihatçılar’a yöneltilen en büyük suçlama
devleti savaşa sokmuş ve yenilgiye uğratmış olmaktı. Savaş kararını kendi
başına alan Enver Paşa idi ve hükümetin Mason üyeleri -Sadrazam Said Halim
Paşa, Dahiliye Nazırı Talat Paşa, Maliye Nazırı Cavit Bey, Bahriye Nazırı
Cemal Paşa buna karşıydılar ama, hepsini suçlamak İttihatçı karşıtlarının
işine geliyordu. Localar içinde fiili temizlemeyi yapan, sabık İttihatçı
Rıza Tevfik’tir. Kendisi de Mason olan bu kişi, hayatı boyunca aşırılığını
frenleyemediği söylemler arasında zikzak çizmiş biriydi. Osmanlı Büyük
Maşrık’ının başına getirildi ve temizliğe girişti. Rıza Tevfik İttihat ve
Terakki’ye mensup Masonlar’ın listesini basına ve polise verdi, birçok Mason
İttihatçılık suçlaması ile sürgün edildi.
Sabah |